Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) 18 Haziran Cumartesi günü Ruhr bölgesinin önemli kentlerinden biri olan Essen’de Türkiye’den Almanya’ya göçün 50. yılı dolayısıyla Emek Şenliği düzenledi. Türkiyeli ve Alman sanatçılar ve konuşmacıların katıldığı şenlikte, “Birlikte güçlüyüz” ve “Emekçilerin uluslararası dayanışması” şiarları öne çıktı.
Almanya’nın değişik kentlerinden gelen 8 binden fazla kişinin Essen Grugahalle’de katılığı etkinlikte konuşan DİDF Genel Başkanı Hüseyin Avgan, Almanya’ya göçün ilk yıllarında büyük acılar çekildiğini, özlemler duyulduğunu ifade ederek, “Ama aradan geçen zaman içinde hem bu ülke değişti hem de biz değiştik. Bir süre kalıp dönmek için geldiğimiz bu ülkenin parçası haline geldik. Ne ırkçı-ayrımcı yasalar, ne de din ve etnik kimlikler üzerinden kışkırtmalar hayatın akışını değiştirdi. Bir çok sıkıntıya rağmen aynı işi, aynı okulu, aynı kaderi paylaştığımız Alman emekçileriyle kardeşlik adına, sınıfın birliği için önemli adımlar attık” dedi. Avgan, DİDF’in yıllardır Türkiye kökenli işçi ve emekçilerle Alman emekçileri arasında her türden haksızlığa ve ayrımcılığa karşı ortak mücadele yaratmaya çalıştığını ifade ederek, etkinliğe katılan bütün emekçileri bu çabaya destek vermeye, DİDF’e bağlı bölge derneklerine üye olmaya, örgütlenmeye çağırdı.
Almanya’nın en büyük sendikası Birleşik Hizmet Sendikası (Ver.di) Genel Başkanı Frank Bsirske de yapığı konuşmada, DİDF’in Türkiyeli işçilerin sorunlarını sosyal temelde savunan bir örgüt olduğunu yıllardan beri yakından takip ettiklerini ifade ederek, göçmenlerin sendikalar içerisinde daha etkili bir şekilde temsil edilmesi gerektiğini dile getirdi. Bsirske, ayrıca sendikaların göçmenlerin en temel hakları olan seçme seçilme, çifte vatandaşlık gibi temel haklarına daha etkili bir şekilde sahip çıkması gerektiğini sözlerine ekledi.
Almanya Kültür Konseyi Başkanı Max Fuchs, Sol Parti Kuzey Ren Vestfalya Parlamentosu Grup Başkanı Wolfgang Zimmermann, DİDF üyesi Federal Parlamento Milletvekili Sevim Dağdelen ve DİDF Gençlik temsilcisi Yusuf As da şenlikte yaptıkları konuşmalarda ayrımcılığa ve ırkçılığa karşı halkların kardeşliği ve dostluğunun güçlendirilmesi çağrısında bulundular.
BOLK COŞKUSU ALMANYA’DA
Emek Şenliği’nde, Türkiye’de bir hafta önce yapılan genel seçimlerde Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun başarısı da selamlandı ve bu büyük bir coşku yarattı. Şenliğe katılan İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel yaptığı konuşmada, işçi sınıfı ile Kürt halkının kader birliği yaptığını, bloğun başarı getirdiğini seçim sonuçlarının da açık bir şekilde bunu ortaya koyduğunu söyledi. Konuşması sık sık alkış ve “yaşasın halkların kardeşliği”, “yaşasın uluslararası dayanışma” sloganlarıyla kesilen Tüzel, “Şimdi kazandığımız bu başarı üzerinden bizi yeni görevler ve sorumluluklar bekliyor. Kürt kalkının dilinin, kültürünün ve kimliğinin özgür olduğu demokratik bir Türkiye kurmaya kararlıyız. Bu nedenle seçimler dolayısıyla kurduğumuz güç birliğine bundan sonra genişleterek devam edeceğiz” dedi. Daha önce de DİDF’in pek çok etkinliğine katıldığını ifade eden Tüzel, Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerden dayanışma beklediklerini sözlerine ekledi.
ZENGİN KÜLTÜREL PROGRAM
Emek Şenliği’nde yapılan konuşmaların yanı sıra zengin bir kültürel program sergilendi. DİDF’e bağlı derneklerde sürdürülen çalışmalar da sahnelendi. Köln derneğinde çalışma yapan gençler müzikle, Berlin derneğinde çalışma yapan gençler tiyatroyla, Nürnberg derneğinden ise çocuklar halk oyunlarıyla seyircilerin karşınına çıktı. Haluk Levent, Şevval Sam, Aynur Doğan ve Evo 2 grubu şarkı ve türküleriyle izleyicilere birbirinden güzel anlar yaşattılar. Ayrıca Almanya’da tanınan kaberatistler Muhsin Omurca ve Fatih Çevikkollu’nun, Almanya’da yerli ve göçmenler arasındaki ilişkileri, Türkiyelilerin yaşadıklarını konu edinen stand upları da büyük beğeni topladı.
ETKİNLİKTE YAPILAN KONUŞMALARDAN
Hüseyin Avgan (DİDF Genel Başkanı): İşçileri ve emekçileri, dini ve etnik temelde bölen her türden politikayı reddediyoruz. İnsanların inanç, kültür ve yaşam biçimi konusunda nasıl davranacaklarının empoze edilmesini, sırf etnik kökeni yüzünden belli kalıplara konulmasını, din, vicdan ve düşünce özgürlüğüne müdahale edilmesini asla kabul etmiyoruz. Hangi dilden, hangi dinden olursa olsun, işçilerin emekçilerin asıl kimliğini oluşturan sosyal konumudur. Hepsini alın terleri birleştirir. Farklı etnik, dini, kültürel kökenden gelmiş olmanın, emekçilerin kimliğinde birleşmeyi bir engel teşkil etmediği, Türkiyeli işçilerin Almanya’daki 50 yıllık tarihi açık bir şekilde kanıtlamıştır. … Hepimiz düne göre daha farklı davranmak, daha fazla atılgan, daha fazla dayanışmacı, daha fazla birleştirici olmak zorundayız. Kimse “ben olmazsam da olur” diye düşünmesin. İşsizliğin, yoksulluğun, ırkçılığın, savaşların olmadığı bir yaşamı inşa etmek için, birbirimize ihtiyacımız var.
Abdullah Levent Tüzel (İstanbul Milletvekili): Seçimlerde Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu olarak elde ettiğimiz başarıyı bundan sonra da sürdüreceğiz. Türkler, Kürtler, ezilen milliyetler, ezilen inançlar, ezilen kadınlar, ezilen gençler, aydınlar ve demokrasi güçleri olarak güçlerimizi daha demokratik ve özgür bir Türkiye için birleştireceğiz. Böylece Türkiye yeni bir siyaseti görecek, halkın gerçek siyasetini görecek. Türkiye’de elde ettiğimiz başarıyı sizlerle paylaşmaktan mutluyuz. Bundan sonra da aramızdaki birlik ve dayanışmayı güçlendireceğiz. Alman işçi sınıfı ve buraya göç eden Türkiye kökenli göçmen emekçilerle uluslararası dayanışmamız bundan sonra da devam edecek ve sizlerden aldığımız destek ve güçle daha demokratik bir Türkiye kurmaya kararlıyız. Hep birlikte dünya işçi sınıfının kazanması için, enternasyonalizm için, ortak görevlerimiz için başarılarınızın devamını diliyorum.
Sevim Dağdelen (Federal Parlamento Milletvekili): Bu toplumda asıl çatışma ve çelişki Almanlar ile göçmenler, işi olan olmayan, kültürler, dinler ve kökenler arasında değildir. Asıl çatışma işverenlerle düşük ücretle çalıştırılanlar arasındadır. Asıl çatışma aşağıdakiler ile yukarıdakiler, yani zenginler ile yoksullar arasındadır. Almanya’da olduğu gibi dünyada da insanlar savaşların sürdürülmesi ve yeni savaşların açılması için iyiler ve kötüler, değersizler ve değerliler olarak bölünüyor. Bir Afganlının, bir Pakistanlının, bir Iraklının ya da bir Filistinlinin değeri bir Alman askerinin yanında hiç sayılıyor. Egemenler bu yüzden savaşlar için toplumları sürekli bölüyorlar. Biz ise yeni savaşlara, milliyetçiliğe, ırkçılığa karşı güçlerimizi birleştirmeliyiz.
Wolfgang Zimmermann (Sol Parti NRW Meclis Grubu Başkanı): Uzun süre bu ülkenin bir göç ülkesi olduğu gerçeği kabul edilmedi. Bugün bile bazı partiler göçmenlerin bir gün ülkelerine geri döneceğini ileri sürüyor. Halbuki bugün üçüncü değil dördüncü kuşaktan söz ediyoruz ve bu göçmenler halen de haksızlığa uğruyor. DİDF gibi mücadeleci örgütlerle yıllardır hükümetin neoliberal politikalarına mücadele ediyoruz ve bundan sonra da mücadelemizi güçlendirmeye devam edeceğiz. Yaşasın uluslararası dayanışma.
„Der Hohe Wahlrat in der Türkei entzog dem im Wahlkreis Diyarbakir gewählten Abgeordneten Hatip Dicle das Mandat und begründete dies mit einer Verurteilung. Fünf weitere Abgeordnete, die wie Dicle vom Wahlbündnis für Arbeit, Demokratie und Freiheit unterstützt und als unabhängige Kandidaten ins Parlament gewählt wurden, werden nicht aus der Haft entlassen. Dabei handelt es sich bei ihnen allesamt um Politiker, die vom Hohen Wahlrat überprüft und zur Wahl zugelassen wurden.
Diese Entscheidungen sind ein offensichtlicher Verstoß gegen türkische und internationale Rechtsvorschriften. Sie stellen auch die unmittelbare Fortsetzung der Repressionen, denen kurdische und linke Oppositionelle in der Türkei ausgesetzt sind. Die Verurteilung Dicles, die ihm jetzt zum Verhängnis gemacht wird, ist auf Gesetze zurückzuführen, die das Recht auf Meinungsfreiheit einschränken. Die anderen sechs Abgeordneten, die weiter in Haft bleiben sollen, gehören zu den über 2.000 kurdischen Politikern, die für die demokratische Lösung der kurdischen Frage eintraten und deshalb vors Gericht gestellt wurden.
Es handelt sich hier um politische Entscheidungen. Die Regierungspartei AKP darf sich nicht hinter angeblich rechtlichen Argumenten verstecken. Sie stellt vor dem Hintergrund dieser Entwicklungen erneut unter Beweis, dass ihre angeblichen Demokratisierungsbemühungen keineswegs glaubhaft sind. Sie verfolgt eine Politik, die auch weiterhin auf die militärische Lösung der kurdischen Frage ausgerichtet ist.
Wir sind solidarisch mit dem Wahlbündnis für Arbeit, Demokratie und Freiheit. Wir fordern den Hohen Wahlrat, das Parlament und die Regierungspartei in der Türkei auf, allen neugewählten Abgeordneten die Ausübung ihres Mandats zu ermöglichen.
Mach mit / Sei Aktiv
http://www.hanau-didf.de/konferenz2011.pdf
Vom viel zitierten wirtschaftlichen Aufschwung bekommen die Arbeiter in Deutschland nicht viel mit. Prekäre Arbeitsverhältnisse werden weiter ausgeweitet. Leiharbeit, Beschäftigung im Niedriglohnsektor, geringfügige Arbeitsverhältnisse werden ausgeweitet. Steigende Armut und Lebenshaltungskosten, Verluste bei Realeinkommen und Erhöhung der Hartz-IV-Regelsätze im einstelligen Bereich komplettieren aus Sicht der Beschäftigten und Erwerbslosen das von der Bundesregierung gemalte Bild von der schönen, heilen Welt.
Das Kapital setzt seine Angriffe im In- und Ausland fort!
Wirtschaftsmächte wie Deutschland und Frankreich bürden die Lasten der Krise nicht nur den Arbeiterinnen und Arbeitern im eigenen Lande auf, sondern auch in anderen Ländern. Im Rahmen der Euro-Rettungsschirms werden die Beschäftigten in Griechenland, Irland, Portugal und anderen EU-Ländern zur Kasse gebeten, damit die eigenen Banken keine roten Zahlen schreiben und ihre Kredite wieder zurückbekommen. Erhöhung des Rentenalters, Privatisierungen, Arbeitsplatzabbau im öffentlichen Dienst, Schuldenbremsen und Lohndrückerei sind in diesen Ländern seit Monaten auf der Tagesordnung. Es ist ein Gebot der internationalen Solidarität, dass wir uns auf die Seite der Beschäftigten in diesen Ländern stellen und ihren Kampf gegen den Abbau erkämpfter Rechte unterstützen. Diese Angriffe sind nicht hinnehmbar.
Gute Zeiten für das Kapital
Das deutsche Kapital hat die größten Gewinne aus der letzten Krise geschlagen. 2010 steigerten die 30 Dax-Unternehmen ihre Gewinne um 117 % auf insgesamt 59 Mrd. Euro. Für dieses Jahr erwarten sie Gewinne in Höhe von knapp 73 Mrd. Euro. Das Sprachrohr des Kapitals, “Das Handelsblatt” stellte fest, dass die deutschen Unternehmen zu den weltweit größten Profiteuren gehören. Die Boni der Manager stiegen um ein Drittel. Diese ungerechte Verteilung ist nicht hinnehmbar.
Die Beschäftigten kämpfen weltweit für eine bessere Welt!
In vielen Ländern im Nahen Osten und in Nordafrika wie Tunesien und Ägypten gehen die Menschen auf die Barrikaden, um dieser Ungerechtigkeit ein Ende zu setzen. In Griechenland, Portugal, Spanien, Großbritanien, Belgien und anderen Ländern in Europa protestieren Beschäftigte dagegen, dass sie für die Krise zahlen sollen. Auch in Deutschland gingen z.B. am 24. Februar Zehntausende Leiharbeiter auf die Straßen, um gegen diese moderne Sklaverei zu protestieren. In vielen deutschen Städten nahmen Hunderttausende an Demonstrationen teil und forderten das Abschalten der AKWs. Diese Kämpfe gilt es zu verstärken.
Nur gemeinsam werden wir unsere Zeile erreichen
Das Kapital und die Regierungen setzen auf die Teile-und-Herrsche-Politik, damit sie ihre Forderungen besser durchsetzen können. In Frankreich und Deutschland bedient man sich öffentlicher Debatten um Islam, um die Gesellschaft zu spalten. Menschen werden stigmatisiert, unter Generalverdacht gestellt und gegeneinander ausgespielt. Dieser spalterischen Politik müssen wir unsere Einheit entgegensetzen. Nur wenn wir gemeinsam gegen den Sozailabbau, gegen Kriege und Umweltzerstörungen vorgehen, werden wir unsere Zeile erreichen. Deshalb dürfen wir nicht zulassen, dass die Menschen unterschriedlicher Herkunft und Religion gegeneinander ausgespielt werden. Ob jung oder alt, ob Frau oder Mann, ob mit oder ohne Migrationshintergrund, lassen Sie uns gemeinsam diesen Spaltungsversuchen ein Ende setzen und auch am 1. Mai für eine bessere Welt zusammen kämpfen für
Almanya’da ülkeyi yönetenler “krizden çıktık”, “ekonomi iyiye gidiyor” deseler de, emekçilerin çalışma ve yaşam koşulları sürekli kötüye gidiyor. Yoksulluk ve geçim sıkıntısı artıyor. İşçilerin alım güçleri ve ücretleri düşmeye devam ediyor. Çalışabilenlerin koşulları gün geçtikce ağırlaşıyor. Kiralık işçilik gibi, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde adeta bir patlama yaşanıyor. Hükümet ve muhallefet, işsizlik yardımını 5 Euro artırarak adeta işsizlerle alay ediyor. Gençlik içerisinde işsizlerin, meslek yeri bulamayanların oranı her gün artıyor.
Sermaye içerde ve dışarda emekçilere saldırıyor!
Almanya ve Fransa gibi ülkeler, krizin yükünü, diğer ülkelerdeki emekçilerin sırtına yıkmak için de çabalarını sürdürüyor. “Euro’yu kurtarma” adı altında Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve Doğu Avrupa ülkelerindeki emekçi kardeşlerimize; emeklilik yaşının yükseltilmesinden, özelleştirmelerin yaygınlaştırılmasına; ücretlerin düşürülmesinden, kamuda çalışan işçilerin sayısının azaltılmasına kadar bir çok uygulama dayatılıyor! Bu ülkelerdeki emekçilerin hak kayıpları, sadece onların değil sonuçta bizlerin kaybı oluyor. Bu kabul edilemez!
Sermaye bayram ediyor!
Alman sermayesi krizden en karlı çıkan ülkelerin başında geliyor. 2010 yılında 30 büyük şirketin karı yüzde 117 büyüyerek 59 Milyar Euro’ya ulaştı. 2011′de ise bu rakamın 72,7 Milyara ulaşması bekleniyor. Sermayenin basın organı Handelsblat bile, ‘Dünyanın hiç bir yerinde işverenlerin karları bu kadar artmıyor’ tespitini yapmak zorunda kaldı. VW (24 Milyar), Mersedes (17 Milyar), Simens (13 Milyar) gibi tekellerin ellerindeki nakit para rezervleri olaganüstü arttı. Yani kriz işçilere, emekçilere işsizlik yoksulluk; işverenlere ise bol kar ve lüks hayat getiriyor. Bu adaletsiz düzeni kabul etmek mümkün değildir.
Bütün dünyada emekçiler ayağa kalkıyor!
Emekçilerin giderek artan sorunları ve yaşanan haksızlıklar, dünyanın birçok yerinde haklı bir isyan ve tepkiyi de beraberinde getiriyor. Tunus, Mısır ve diğer Arap hakları iş, özgürlük ve demokrasi için ‘yeter artık’ diyorlar. Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İspanya, İngiltere, Belçika ve daha Avrupa’nın bir çok ülkesinde emekçiler ‘ekonomiyi kurtarma paketi’ adı altında halka reva görülen kemer sıkma poltikalarına karşı eylemler, grevler yapıyorlar. İzlandalı emekçiler bankaların zararının halka ödetilmesine ‘hayır’ diyorlar.
Almanya’da da insanca ücret, çalışma koşulları, iş güvencesi ve sosyal hakların korunması için emekçiler talep ve tepkilerini dile getiriyorlar. Yüzbinlerce insan atom santrallerine, çevrenin tahrip edilmesine karşı sokaklara dökülüyor.
Birlikte mücadeleyi güçlendirelim!
Bütün bu sorunlar gelişmeler, biz göçmen kökenli emekçileri, gençleri ve kadınları da doğrudan ilgilendiriyor. Çalışma ve yaşam koşullarımızın düzelmesi için bu tablo karşısında sadece şikayetçi olmak yetmiyor; ancak sesimizi çıkarır; aynı sorunu yaşayan yerli hakla birlikte elele verip mücadele edersek bu tabloyu değiştirebiliriz.
Biz emekçileri Müslüman-Hıristiyan, Türk-Alman vb. diye bölen poltikalara karşı çıkmazsak; aynı kaderi aynı hayatı ve aynı sorunları paylaştığımız yerli halkla elele vermezsek bundan en çok zarar görecek olanlar yine bizler olacağız.
Bu yüzden; işçilerin birlik, dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs vesilesiyle bütün dünya emekçileriyle dayanışma mesajları vermek; insanın ve doğanın sömürüsüne dur demek için, çalıştığımız işyerlerinden, oturduğumuz semtlerden, öğrenim gördüğümüz birimlerden yerli ve göçmen kökenli işçiler, gençler, kadınlar olarak hep birlikte 1 Mayıs’da gösterilere katılalım! Teleplerimizi haykıralım!
1 Yasal asgari ücret!
2 Eşit işe eşit ücret! Kiralık işçilik yasaklansın!
3 Çalışma saatleri tam ücret ve personel karşılığı düşürülsün!
4 Gençlere yeni iş ve meslek eğitim yerleri açılsın!
5 Eğitimde tam şans eşittliği getirilsin!
Japonya’da deprem ve tsunamiden sonra enerji tekellerinin kâr hırsı milyonlarca insanın yaşamını ve doğayı tehdit ediyor. Nükleer felaket tehlikesi bütün dünyada endişe yarattı. Yaşanan felaketin ardından, dünyanın dört bir yanında nükleer santrallerin kapatılması talebi yükseliyor. 14 Mart Pazartesi günü Almanya’nın değişik şehirlerinde yapılan etkinliklere 110.000 kişi katıldı.
‘EN GÜVENLİ’ DENİLEN NÜKLEER SANTRALLER KONTROL EDİLEMİYOR!
Deprem ve tsunamiden sonra Japonya halkını yeni bir felaket daha bekliyor. Milyonlarca insan dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş nükleer felaketle karşı karşıyalar. 6 reaktörlü Fukuşima santralinde tsunamiden sonra soğutma araçlarının devre dışı ve acil durum jeneratörlerinin su altında kalması sonucu dört reaktörde “denetimli zincirleme reaksiyonu” son bularak “denetimsiz zincirleme reaksiyonu” başladı. Reaktörlerde yaşanan patlamalar ve yangınlar sonucu, ölümcül radyoaktif dalgalar yayılmaya başladı. Kısacası gelinen yerde durdurulması neredeyse imkânsız olan bir nükleer felaket süreci başladı. Sonuçlarının ne olacağı, felaketin etki alanlarının nerelerle sınırlı olacağını tahmin etmek bile hala mümkün değil.
ENERJİ TEKELLERİNİN PARA HIRSI, İNSANLIĞI YOK EDECEK!
“Teknolojik olarak dünyanın en gelişmiş ülkelerinin başında gelen Japonya’da bu nasıl olabilir” sorusu ancak enerji tekellerinin aşırı kâr hırsıyla açıklanabilir. Fukuşima santralini kuran ve işleten TEPCO tekeli Japonya’da kötü bir üne sahip. Nükleer santrallerde çıkan kazaları sürekli gizleyen, politikacılara rüşvet vererek ılımlı yasaların çıkmasını sağlayan ve gerekli önlemleri almayan bir tekel olarak biliniyor. Bu tekelin kısa sürede azami kâr yapma hırsı nedeniyle şimdi milyonlarca emekçi nükleer bir felaketle karşı karşıyalar. Silah sanayisinden sonra en azami kar getiren alanlardan birisi olan nükleer enerji sektörü, bütün dünyada aynı yöntemlerle çalışıyor. En güvenilir ilan edilen ülkelerde bile, her sene halka duyurulmayan birçok kaza vb. yaşanmakta.
TEPCO TÜRKİYE’Yİ DE YAKACAK!
Japonya’da yaşanan felaketin ardından nükleer enerjinin en kararlı savunucuları bile, göstermelik de olsa, nasıl önlem alınacağı, ne zaman nükleer enerjiden vazgeçilmesi gerektiği konusunda açıklamalar yapmak zorunda kalırken, Türkiye Başbakanı Erdoğan, nükleer santralleri kararlı bir şekilde savunmayı sürdürdü. Sinop da yapılacak santral, bu felaketin sorumlusu olan şirket tarafından yapılması bile Erdoğan’ı hiç rahatsız etmiyor. Japonya felaketinin ardından, deprem bölgesi olan bir ülkeye nükleer santral yapılmasını savunmanın tek bir anlamı vardır, para kazanma hırsı ve halka karşı sorumsuzluk. Nasıl olsa felaketin altında kalanlar çoğunlukla emekçi, yoksul halk.
ALMANYA’DAKİ NÜKLEER TEHDİT
Peki, 17’si aktif toplam 34 nükleer santralin olduğu Almanya’da durum nedir? Alman enerji tekellerinin de Japon TEPCO’dan farkı yok! EON, RWE, Vattenfall ve ENBW tekelleri de nükleer tesislerde yaşanan onlarca kazayı gizlediler. Son 30 yıl içinde toplam 4000 kaza yetkililere bildirilmiş. Sadece bildirilen kazalar bile nükleer tesislerin ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor.
Altı ay önce enerji tekellerinin kasasına ekten 20 milyar Euro kâr getirecek olan “atom sözleşmesini” imzalayan ve en eski tesislerin bile yıllarca çalıştırılacağına güvence veren hükümet, emekçilerin giderek artan tepkisini bastırmak için en eski 7 santrali üç aylığına geçici olarak kapattı. Tepkilerin yatışmasını ve eyalet seçimlerinin geçmesini bekleyen CDU/CSU/FDP hükümeti, bu süre geçtikten sonra ya bu tesislerin yeniden çalışmasına izin verecek ya da bunların yerine geri kalan nükleer tesislerin daha yüksek kapasitede ve daha uzun süre işletilmesine izin verecek.
Herhangi bir kaza olmadan bile doğaya ve insana zarar veren bu tesislerin hepsi derhal kapatılmalıdır. Aşırı kâr hırsıyla hareket eden enerji tekelleri çoğu kez en basit önlemleri bile “pahalıya gelir” diye almamaktalar.
Kendimizin, çocuklarımızın ve gelecek nesillerin güvenliği ve sağlığı için bütün Türkiyeli emekçileri önümüzdeki günlerde yapılması planlanan nükleer karşıtı eylemlere katılmaya çağırıyoruz.
Milyonlarca insanın sağlığını ve geleceğini hiçe sayan tekellerin ve hükümetinin geri adım atması, yerli ve göçmeniyle işçi ve emekçilerin birlikte mücadelesinden geçer.
- Nükleer santraller kapatılsın!
- İnsan ve çevre sağlığını hiçe sayan enerji tekelleri tazminatsız kamulaştırılsın!
- Yenilenebilir, alternatif enerji kaynakları teşvik edilsin
PDF
Die DGB Jugend und die Didf Jugend Hanau sprechen sich gegen die Schuldenbremse aus. Vor allem sehen wir eine Gefahr von Bildungs- und Sozialabbau. Schon jetzt begründet Kultusministerin Henzler die Kürzung der Bildungsausgaben um 80 Millionen Euro mit der Schuldenbremse.
Deshalb werden wir an mehreren Orten in der Woche vom 21.3. bis zum 27.3.2011 mit öffentlichen Aktion auf das Thema aufmerksam machen.
Bestärkt in unserer Meinung haben uns auch die Positionierungen des Landeselternbeirats, der Landesschülervertretung und der fzs e.V. (freier Zusammenschluss von StudentInnenschaften e.V.) gegen die Schuldenbremse. „Alle Mitstreiter_innen sind uns herzlich willkommen, wir wissen wir stehen mit unseren Befürchtungen nicht allein.“ so die Jugendbildungsreferentin Claudia Hempel, „Immer mehr sehen die Schuldenbremse wird nur zu einer weiteren Spaltung der Gesellschaft führen nämlich in diejenigen die sich vor allem Bildung leisten können und diejenigen die es nicht können!“
- Warum spricht man von einer Schuldenbremse?
- Wen bremst die „Schuldenbremse“ aus?
- Die Schuldenbremse als Bildungsbremse?
- Schulden bremsen – oder Einnahmen erhöhen?
- Sprecher:
Claudia Hempel
( DGB Jugend Südosthessen )
Nazim Turan
( DIDF Jugend Hanau )
Ort : Internationales Kulturzentrum e.V. Hanau
Adresse : Alfred Delp Str. 10, 63450 Hanau
Datum : 25. März 2011 Freitag
Zeit : ab 20:00 Ihr
Kontakt : 0177 3061553 – jugend@didf-hanau.de
Organisator : DIDF Jugend Hanau – DGB Jugend Südosthessen
Mehr als jeder fünfte abhängig Beschäftigte ist in Leiharbeit, Teilzeit oder lediglich befristet angestellt: In Zahlen ausgedrückt sind über 7,7 Millionen Menschen betroffen. Ihr Lohn kann ihre Existenz nicht sichern und Rechte wie Kündigungsschutz oder Betriebsratswahlrecht sind erst gar nicht vorhanden. Prekäre Beschäftigungsverhältnisse betreffen häufig Frauen. 2008 waren 34,4 Prozent der Frauen und 12 Prozent der Männer betroffen. Vor allem Jugendliche im Alter von 15 bis 24 Jahren sind in den letzten zehn Jahren zunehmend stärker in prekäre Arbeitsverhältnisse gedrängt worden: Insgesamt 37,3 Prozent der Beschäftigten dieser Altersgruppe sind prekär beschäftigt. Menschen mit Migrationshintergrund stehen auf dem Arbeitsmarkt insgesamt schlechter da, als die deutsche Bevölkerung: Sie haben eine geringere Beschäftigungsquote, werden häufiger geringfügig beschäftigt, sind doppelt so oft von Arbeitslosigkeit betroffen und beziehen dreimal so oft Sozialhilfe. Alle sogenannten Arbeitsmarkt„reformen“ der vergangenen 10 Jahre sorgten Schritt für Schritt dafür, dass immer mehr Beschäftigte von ihrer eigenen Arbeit nicht mehr leben können und auf staatliche Hilfen angewiesen sind. Man möchte als junger Mensch nicht daran denken, wie es sein wird, wenn man das Rentenalter erreicht. Wie soll die Rente denn auch reichen, wenn im Laufe eines ganzen Lebens trotz Arbeit nicht genug in die Kassen eingezahlt werden konnten? Und hat man doch eine feste Stelle mit „guter“ Bezahlung gefunden, stellt man fest: Das Geld reicht trotzdem nicht aus: Verteuerung, Inflation, erhöhte Steuern oder Anhebung von Krankenversicherungsbeiträgen. Ein Reallohnverlust ist zu verzeichnen. Systematisch wurde die „Arbeit der Zukunft“ auf ein Minimum an Sicherheit für die Beschäftigten reduziert. Politik und Wirtschaft Hand in Hand haben durch ihre neuen Regelungen die Interessen der werktätigen Bevölkerung nach hinten gestellt. Und es scheint auch kein Ende zu nehmen, denn reguläre Normalbeschäftigung ist so selten geworden, wie edler, schwarzer Trüffel. Lieber gründen die Konzerne ganz legal konzerneigene Leiharbeitsfirmen, deren Beschäftigten weit unter dem Lohnniveau von Normalbeschäftigten liegen. Wo das enden soll, weiß niemand, aber viele trauen sich auch nicht, diese Frage laut zu stellen, denn die Antwort könnte wie aus der Pistole kommen: „Draußen sind Millionen bereit, für weit weniger zu arbeiten!“ Mit dieser Erpressung kann man Menschen zu Hungerlöhnen zwingen. Auch wenn sich der Lebensstandard im Vergleich zu einigen Jahrhunderten zuvor wesentlich verbessert hat, verpönen diese Arbeitsmarkt„reformen“ die werktätige Bevölkerung und dienen lediglich den Unternehmern, das Mark aus den Knochen ihrer Beschäftigten zu saugen. Und sicher ist, sie werden nicht freiwillig damit aufhören!
„Arabische Aufstände“
- Was passiert tatsächlich in den arabischen Staaten?
- Die Geschichte der Diktaturen.
- Wer steckt wirklich dahinter?
- Wer will was machen?
Sprecher:
Omar El Manfalouty – Ehemaliger Landesschulsprecher Hessen
Datum : 18. Februar 2011 Freitag
Zeit : ab 19:00 Ihr
Organisator : DIDF Jugend Hanau – www.hanau-didf.de
Donnerstag / Persembe